-TUTUKLAMA KORUMA TEDBİRİ-

Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. ve devamı maddelerinde düzenlenen tutuklama, en ağır koruma tedbiridir. Anayasa’da sınırları ayrıntılı olarak çizilen tutuklamayla hedeflenen amaç doğrultusunda kişi özgürlüğüne müdahale söz konusudur. Nitekim en ağır koruma tedbiri olmasının verdiği önem göz önünde bulundurulduğunda, tutuklama kararı ancak belirli şartlarda hâkim kararıyla verilebilmektedir.

Sanık veya şüphelinin durumunu suç isnadı altında değerlendirdiğimizde, yürütülen soruşturma faaliyetlerine ve kovuşturma safhasına halel getirebilecek potansiyelde olabileceğini düşünmemiz olanak dahilindedir. Böylelikle, sanık veya şüpheli vasfını kazanan kimseler tarafından gerek soruşturma gerekse de kovuşturma aşamasında adil, hakkaniyetli yargılamanın yapılabilmesine engel oluşturacağı ihtimal dahilindedir. İşte tam da bu noktada sanık veya şüpheli hakkında “şahsilik ilkesi” doğrultusunda koşulların meydana gelmesiyle “hukuki çare” olan tutuklama devreye girmektedir.

Tutuklama bir ceza muhakemesi müessesesidir. Ceza verme amacı olmadan da kişi hürriyetinin kısıtlanabileceği bir ceza muhakemesi işlemidir. Ancak, tutuklama bir ceza olmamakla birlikte cezanın infaz aracı yerine de geçemez. Bu da demek oluyor ki, tutuklama her durumda başvurulabilen bir koruma tedbiri değildir. Özellikle belirtmek gerekir ki, kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı olmadan AİHS 6. madde de belirtilen “masumiyet karinesi (in dubio pro reo)” ilkesi ihlal edilerek tutuklama koruma tedbiriyle kişi hak ve özgürlüklerine müdahale edilemez. Nitekim, kişinin suçluluğu mümkün olduğu kadar, suçsuz olma olasılığı da bulunmaktadır. Bu yüzdendir ki, suç şüphesi altında yatan inandırıcı sebeplerin varlığı veya suç işlenmesinden sonraki sanık veya şüphelinin fiil ve hareketlerinin yorumlanması sonucu oluşan kanaatin her türlü şüpheden uzak olması gerekmektedir. Böylelikle ceza muhakemesinin maddi gerçeğe ulaşabilmesi amacı güdülürken sanık veya şüpheli üzerinde “utanç izi” bırakacak olan tutuklama ve diğer hukuki çarelere başvuruda, makul gerekçelerin varlığının gözetilmesi gerekmektedir. Yani, maddi gerçeğe ulaşmak ancak hukuka uygun yöntemlerin varlığıyla geçerlilik kazanır. Böylelikle, “fruit of the poisonous tree” yani, “zehirli ağacın meyvesi de zehirlidir” deyimi akıllara gelerek her yolla maddi gerçeğe ulaşılmaması durumu tartışılması gereken bir husustur. Genel olarak hukuka aykırı delil nitelendirmesinde kullanılan bu deyim, aynı zamanda konumuzla da girift bir yapı içerisindedir. Bu durumda, delillere ulaşmak ve delillerin muhafazası için koruma tedbirlerinden olan tutuklamaya, anılan ilkenin -zehirli ağacın meyvesi de zehirlidir- gözetilmesiyle başvurmamız gerekmektedir.

Hukuka uygun adil bir ceza muhakemesinin yapılabilmesi şüpheden uzak bir şekilde deliler tavzih edilip koruma altına alınması ile mümkündür. Bu durumda meydana gelme ihtimali bulunan “zarar” kavramı dolayısıyla karşımıza koruma tedbirleri çıkmaktadır. Koruma tedbirleri tehlike tedbiri çeşididir. Böylelikle gecikmede tehlikenin bulunması halinde başvurulan hukuki çaredir. Tutuklama ise koruma tedbirlerinden en ağır olanıdır. Nitekim tutuklama, hükümden önce temel bir hakkı sınırlayan ve geçici özellik gösteren bir koruma tedbiridir. Kişileri, mahkûmiyet kararı olmadan tutuk durumuna sokmasıyla ve önleyici yapısıyla araç olan ceza muhakemesi müessesesidir. Bu anlamda kişinin özgür olması ile suçu işlediği noktasında şüphe duyulan kişinin tutuk durumunda olması arasında bir denge yaratılması tutuklamanın temel işlevini ortaya koymaktadır.

Tutuklama, bir ceza ve cezanın infazı aracı değildir. Nitekim, Ceza Muhakemesinin maddi gerçeğe ulaşabilmesindeki amacın sonuca ulaştırabilmesi adına başvurulan bir tedbirdir. Zira ulaşılması istenen amacın varlığı durumunda “masumiyet karinesi” ihlal edilemeyeceğini açıkça belirtmemiz gerekmektedir. Bu durumda tutuklama, “gecikmesinde tehlike halinin yarattığı zorunluluğun” varlığı ve ancak belirli şartların gerçekleşmesi durumunda ortaya çıkan koruma tedbiridir. 

Gecikmesinde tehlike halinin yarattığı zorunluluğun bulunması durumunda şu noktanın da açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. Maddesi’nin 3. fıkrasında belirli suç tiplerinin varlığı durumunda (Örneğin Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar Md. 302 ve devamı), tutuklama nedeninin varsayılacağı belirtilmiştir. Her ne kadar tutuklamanın “gecikmesinde tehlike halinin yarattığı zorunluluk” kapsamında verilmesi gerekse de, “katalog suçların” varlığı durumunda ayrıntılı araştırma yapılmasının önemli olmadığı gerekçesiyle tutuklama kararları verilebilmektedir. Nitekim, hâkime tanınan takdir hakkının varlığı kabul edilse dahi, bu durumun genel bir hak olmadığı mevcut somut deliller ışığında hâkimin gerekçelendirme yükümlülüğünün varlığını kabul etmek gerekmektedir. Keza 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nda 6 Mart 2013 tarihinde yapılan değişiklik neticesinde “olgular” ibaresi yerine “somut deliller” şeklinde düzenlenmesinde de görüleceği üzere bu durum dikkate değer bir şekilde önem kazanmıştır.

Böylelikle, tutuklama hukuki niteliği bakımından etkin, seri ve sağlıklı bir ceza yargılamasının zeminini oluşturmak için başvurulan hukuki çaredir. Korunmak istenen değer ile birlikte ulaşılmak istenen amaç doğrultusunda tutuklama, sanık veya şüphelinin kesinleşmemiş mahkûmiyet kararı öncesi tutuk haline getirilmesiyle maddi gerçeğe ulaşabilmenin yolunu inşa edici işleve sahiptir. Bu anlamda vicahi (yüz yüze) olarak verilen tutuklamayla, sanık veya şüphelinin ceza yargılaması boyunca mevcudiyetlerinin sağlanması adına kişi özgürlüğünün kısıtlanması söz konusudur. Bu anlatımlar ışığında tutuklama, bir ceza olmayıp kişi özgürlüğünün el altında olması ile ulaşılmak istenen amaç arasında tutucu bir dengeye sahip olan ve ancak hâkim kararıyla verilebilen önleyici, tutucu olarak özgürlüğü muvakkaten kaldıran bir koruma tedbiridir. Bu düzenleme sayesinde hukuka uygun yöntemlerle maddi gerçeğe ulaşmak amaç olup ceza yargılamasının yol alabilmesini sağlayarak, muhakeme süjelerinin ve delillerin muhafazasını mümkün kılmaktadır.

  • CEZA MUHAKEMESİ KANUNU’NUN 101. MADDESİ’NİN 2’NCİ FIKRASI KAPSAMINDA GEREKÇE UNSURU:

“Gerekçe” kavramını konumuz kapsamında incelemediğimizde, “somut olgular ile meydana getirilen hukuki açıklama” anlamını taşıdığını görmekteyiz. Bu anlamdan hareketle somut olguların, meydana gelen vakıa ile birlikte ortaya konulması hazırlanmakta olan hukuki açıklamanın temelini oluşturacaktır. Bahsedilen hukuki açıklama yani gerekçe, niteliğine göre derin veya sığ olabilmektedir. Böylelikle, Ceza Muhakemesinde yer alan tutuklama kararının gerekçesinin neleri içereceğine yer veren düzenlemeler belirtilerek, “adil yargılanma hakkı” kapsamında değerlendirilen gerekçeli karar hakkı açıklanmaya çalışılacaktır.

Adil yargılanma hakkı kapsamında da yer alan “gerekçeli karar hakkının,” ihlal edilmemesi dikkate değer bir önemi ortaya koymaktadır. Bu anlamda, adil bir ceza yargılamasının yürütülebilmesi için verilen kararların gerekçeleriyle ortaya konulması gerekmektedir. Hukuk devletinin gereklerinden biri olması hasebiyle gerekçeli kararın; bilgi verici, somut olgularla desteklenmiş ve delillerin açıkça değerlendirmesiyle oluşturulması gerekmektedir. Böylelikle, mahkemelerin tüm kararları için denetlenebilirliğin mümkün kılınması gerekçe unsuru ile sağlanabilmektedir. Nitekim, tutuklama koruma tedbirinin ağırlığı göz önünde bulundurulduğunda, tutuklama kararının gerekçesi keyfi uygulamalardan uzak, sarih bir değerlendirmeyle oluşturulmalıdır. Tam da bu noktada hürriyeti kısıtlayıcı bir etkiye sahip olan tutuklama kararlarının, ayrıntılı olarak incelenip somut delilleri ışığında verilmesi gerekmektedir. Değinildiği gibi, gerekçeli karar hakkı ihlal edilmeden kişilerin bilgi sahibi olma isteğinin zedelenmemesi adına hukuki denetlenebilirliğin işletilmesi ancak layığıyla hazırlanmış gerekçeli kararın varlığıyla söz konusu olacaktır. Bundan hareketle, gerekçe unsurunun tutuklama kararı ile bağıntısı ortaya koyularak açıklamalarda bulunulmaya çalışılacaktır.

Devam edecek olursak gerekçeli karar hakkının yasal dayanaklarına baktığımızda ilk olarak Anayasa’nın 141. maddesi karşımıza çıkmaktadır. Anılan düzenlemeye göre: “Bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak yazılır.” Anlaşılacağı üzere, gerekçeli karar hakkı, hukuk devletinin olmazsa olmazlarından biridir. Nitekim, hukuk düzeninde verilen kararların gerekçeli olması kamuoyunu aydınlatan ve hukuki güvenlik ilkesinin de işlerliğini sağlayan önemli bir noktadır.

Her türlü kararın gerekçeli olmasının yanında tutuklama kararlarının da gerekçeli olması söz konusudur. Bu noktada Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 34. maddesine baktığımızda, “Hâkim ve mahkemelerin her türlü kararı, karşı oy dahil, gerekçeli olarak yazılır” ifadesine yer verilerek gerekçeli kararın olması gerektiğine dikkat çekilmiştir. Madde metninden de anlaşılacağı üzere, Anayasa’nın 141. maddesi ile uyum içerisinde olan bir düzenleme mevcuttur. Bundan hareketle gerek Anayasa’nın 141. maddesi gerekse de Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 34. maddesi ile bağlantılı Ceza Muhakemesinin 101. Maddesi’nin 2. Fıkrası incelenmeye çalışılacaktır.

Ceza Muhakemesi Kanununun 101. maddesinin 2. fıkrası ise, şöyledir: “Tutuklamaya, tutuklamanın devamına veya bu husustaki bir tahliye isteminin reddine ilişkin kararlarda;

a) Kuvvetli suç şüphesini,

b) Tutuklama nedenlerinin varlığını,

c) Tutuklama tedbirinin ölçülü olduğunu,

d) Adli kontrol uygulamasının yetersiz kalacağını, gösteren deliller somut olgularla gerekçelendirilerek açıkça gösterilir. Kararın içeriği şüpheli veya sanığa sözlü olarak bildirilir, ayrıca bir örneği yazılmak suretiyle kendilerine verilir ve bu husus kararda belirtilir.” Görüldüğü üzere, hukuk düzenindeki tüm kararların gerekçeli olması gerektiğini başta Anayasa md. 141’de ve CMK md. 34’te belirtilse de, kanun koyucu ayrı olarak açıkça tekrar düzenleme ihtiyacı hissederek Ceza Muhakemesinin 101. maddesini oluşturmuştur. Böylelikle tutuklama kararlarının gerekçeli olarak dikkatle incelenmesi gerektiğinin önemi bir kez daha vurgulanmıştır. 

Madde metninde, kuvvetli suç şüphesinin somut olgulara dayandırılarak değerlendirilmesi gerektiğini, tutuklama nedenlerinin varlığını somut gerekçelerle ortaya konulması gerektiğini, Anayasa’nın 13. maddesi kapsamında tutuklamanın ölçülü olması gerektiğini ve son olarak da tutuklamaya alternatif olan adli kontrol tedbirlerinin yetersiz olacağını içeren bir karar metninin hazırlanarak ortaya konması gerektiği tek tek belirtilmiştir.

Tutuklama kararının gerekçeli olması noktasında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, “Mitap / Müftüoğlu ve Mansur Türkiye kararları” önemli bir konuma sahiptir. Böylelikle, tutuklama kararlarının soyut hukuki mesnetten yoksun sadece suç vasfını içeren bir yapıda olmaması gerektiği vurgulanarak gerekçeli karar hakkının önemine dikkat çekilmiştir. Bundan hareketle bir tutuklama kararına baktığımızda hangi tutuklama koşullarının yer aldığını görebilmemiz gerekmektedir. Ayrıca, tutuklama kararında gösterilen nedenlerin kuvvetli şüpheye dayanan somut olgular ışığında delillendirilmesi açık bir şekilde ortaya konulmalıdır. Baştan itibaren ifade edildiği gibi tutuklama koruma tedbiri kişi hürriyetini kısıtlayıcı bir özelliğe sahiptir. Bundan dolayıdır ki, tutuklama kararı hazırlanırken tüm koşullar olaya özgü olarak incelenmeli ve hukuki açıklamayı içermelidir. Yani bir anlamda, somut olgular ile hukuki açıklamanın bütünleşmiş bir şekilde ortaya konulması gerekmektedir.

Yeni Teori Hukuk ve Danışmanlık

-Av. Enes Alper EDİŞ-

Similar Posts

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir